CİNSİYET, CİNSELLİK, KİMLİK ve SINIRLAR

Coğrafyamızın izlerini her birimiz üzerimizde taşıyoruz, bir yanımız Avrupa bir yanımız Asya. Bir yanımızda saçını süpürge eden doğu kadını, diğer yanımız modernizmle dans eden güçlü kadın. Geçitiğimiz 10 yılı göz önünde bulundurduğumuzda, çok rahat görülebilir ki, kadınlar daha fazla ses getirecek etkinliklerde bulunmaktalar. Atatürk’ün gösterdiği yolda, muasır medeniyetler seviyesine adım adım ilerliyor bir yanımız; diğer yanımız hala töre cinayeti, iyi hal indirimi, namus dayakları arasında gidip geliyor.

İnternet kullanımının hayatımızın her alanına sızması sayesinde, dünyanın öteki ucundaki kadınların neler yaptığını, kendilerini nasıl geliştirdiklerini görebiliyoruz, izleyebiliyoruz, dinyebiliyoruz. Ben henüz ilk okuldayken, ağabeyimin beğendiği şarkıcıların albümünü alabilmek için müzik marketlerine isim yazdırıp heyecanla beklediklediğini hatırlıyorum. Şu an tek bir tık ile, dünyanın öteki ucundaki kültürel öğelere ulaşabiliyoruz. Müzik, yemek, dans, ilişkiler, kadınlık ve çok daha fazlasına…

Annelerimiz ve hatta belki onlardan önceki dönemde yaşayan kadınlar ‘Beyaz dergiler’ alırmış. Bu beyaz dergiler, içinde seks hikayeleri olan, kısmen öğretici dergiler olurmuş. Şu an, internet üzerinden zaten bir çok bilgiye ulaşılabilebileceği gibi kadınlar birbirleriyle de çok daha rahat konuşabiliyorlar cinsellik hakkında. Kitapçıların en çok satanlar kısımlarında seks öyküleri anlatan kitaplar sergileniyor ve artık kimse bunları okuduğu için utanç hissetmiyor. Metrolarda otobüslerde bir çok kadının elinde ‘Grinin Elli Tonu’ , ‘Yüz fırça darbesi’, ‘Sodom’ gibi cinsel fantezilerin anlatıldığı kitaplar görmek mümkün. Son iki kuşaktır kadınların yaşamında bir çok şey değişti. Bu olgu, kadının içinde bulunduğu çevrenin kültürel bütünleyicilerine, zenginliğine, şehirli olup olmadığına göre değişiyor olsa da, kimse anneannesi gibi değil. Kadınlıklarıyla, erkeklere yaklaşımlarıyla, iş yaşamındaki varlıklarıyla, akademik hayattaki sesleriyle, sanatlarıyla ve seks anlayışlarıyla kendilerini gerçekleştirebilen kadınlar var.

Dönüşen bir kültür ve gelişen bir ülke olmamızın getirdiği handikap ise şurada kendini göstermektedir; kadınlar hem kendi seçimlerini yaşamakta hem de derin bir suçluluk hissetmekte... Klinikte, bunu en derinden gözlemlemek mümkün ve bu durum sadece psikolojik değil sosyolojik bir analize de ihtiyaç duyar. Kadınların yaşamın özüyle ilgili seçimlerde, büyük özgürlükler sunan kültürel değişimler yaşaması için muhakkak ki, uzun uzun zamana ihtiyaç duyulmaktadır. Bireyin içinde yaşadığı toplumun kültürü; bir kadın ve erkeğin nasıl davranacağı, nasıl düşüneceği ve nasıl hareket edeceğine ilişkin beklentileri ortaya koyan, yani kadın ve erkeği sosyal olarak yapılandıran özellikleri belirlemektedir. Bir başka deyişle kişi, dişi veye erkek cinsiyeti ile doğarlar ancak yetiştirilirken toplumun cinsiyetlere özgü beklediği roller çerçevesinde erkek veya kız çocuk olmayı öğrenir. Ne kadar modern ve sosyokültürel olarak üst seviyelerde olduğunuzdan bağımsız deyimlerimizde, atasözlerimizde cinsiyetçi tutumu dinleyerek, duyarak büyüyoruz. Ve farkında olsak da olmasak da içinde büyüdüğümüz kültürel öğeleri taşıyoruz.

Kadın, doğası gereği üreten, doğuran, büyüten, besleyen, arttıran ve yenileyendir. Bir toplumun her bakımdan yükselmesi için, kadınların evlerde zincirlerde olup erkeklerin göklere yükselmesi beklenemez. Atatürk’ün dediği gibi; ‘Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın getirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurdur.’

Bu toplumsal sürecin içinde biz psikologlara düşen görev ise, travma sonrası stres bozukluğu, kaygı bozuklukları gibi kadınlarda daha sık görülen ruh sağlığı sorunlarıyla ilgili kadınları daha çok güçlendirmek ve aydınlatmaktır. Mutlu, araştıran, öğrenen ve gelişen aydın kadınlar; bir ülkenin en güçlü yanıdır.

Kadın erkek ayırmadan;
Kimsenin bir diğerinin hakkını almadığı, aldatmadığı, kandırmadığı, sözel ya da cinsel olarak taciz etmediği, duygusal ya da fiziksel şiddet uygulamadığı;
 Kimsenin bir diğerine muhtaç olmadığı, negatif ya da pozitif ayrımcılığa maruz kalmadığı;
 Erkeklerin iltifat ederken kaygılanmadığı, beğendiği bir kadına bunu kibarca söylemekten çekinmediği;
 Kadınların onlara iltifat eden her erkeği sapık yerine koymadığı;
 Kadın dekoltesinin, gülümsemesinin, ‘merhaba’, ‘mutlu günler dilerim’ cümlelerinin davetkar ve ‘kesin verecek (!)’ olarak algılanmadığı;
 Kadınların evden çıkarken etek boylarını son kez yeniden kontrol etmek zorunda kalmadığı; taksiye, otobüse, dolmuşa binerken tedirgin olmadığı, istemediği her davranışı durdurabilecek güce sahip olduğu, 'dur' diyebildiği bir dünya umarım hepimiz için mümkün olur...

Kadın ve erkeklerin benzer düzeyde kibarlık, zerafetle ve gerçek aşkla birbirini kucakladığı günleri biz sağlayacağız; omuz omuza, el ele, göz göze... Kadın ve erkek ayırmadan, birine öncelik ya da ayrımcılık yapmadan, hep birlikte bu düzeni biz sağlayacağız.
 Birlikteyken daha güzeliz!